Habertürk
    Takipde Kalın!
      Günlük gelişmeleri takip edebilmek için habertürk uygulamasını indirin

        ‘Cici’yi izlerken kafamın içinde Tom Waits’in ‘Time’ şarkısı çalmaya başladı bir noktadan sonra... “Acı bir kaybın ardından köyden kente göçen ve yaklaşık 30 yıl sonra eski evlerinde buluşan...” ailenin fertleri unuttukları, unutmuş gibi yaptıkları ama yıllar boyunca yakalarından düşmeyen, o ‘an’larda boğulmamak için kafalarını su üstünde tutmaya çabalarken Waits kulağıma şöyle fısıldıyordu. “Hatırlayamadığın şeyler hiç unutamayacağın şeyleri anlatır...”

        İki yıl önce, Netflix'te, ‘Bir Başkadır’ dizisiyle ayaklarımızı yerden kesen Berkun Oya’nın senaristliğini ve yönetmenliğini üstlendiği ‘Cici’ ağır ağır ilerlerken ben de ‘bir tren gibi benden uzaklaştıkça ufalan’ kendi ‘an’larımın içine daldım, boğulmak pahasına!

        Bazı filmlerde, şarkılarda, romanlarda böyle oluyorum bir sahnenin, bir melodinin, bir paragrafın peşinden, beyaz tavşanı takip eden Alice gibi, bir acayip dünyaya dalıyorum. ‘Cici’yi izlerken kendi çocukluğumun içinde debelenip durdum... Ne büyük bir trajedi, ne de büyük sır var çocukluğumda; şimdi buradan bakınca üstü başı toz toprak içinde, dizleri yaralı, sol kolu kırık koca bir ‘Neverland’ benim ‘cici’ çocukluğum!

        REKLAM

        ŞİMDİMİZİ BELİRLEYEN ŞEYLER GEÇMİŞİMİZDEN GELİYOR

        Neyse ‘Cici’ye dönelim!

        Günlerdir Cici’yle ilgili gazetelerde, sosyal medyada sevenlerin neden sevdiklerin, sevmeyenlerin neden sevmediklerini anlattıkları yazıları okurken, Nasreddin Hoca gibi, içimden her birine “Sen de haklısın” dedim...

        Ben kendi adıma filmi sevenlerin tarafındayım.

        Önceki gün filmle ilgili bir grup arkadaşla konuşurken “Ben sevdim” dediğimde bir arkadaşım dudak büktü: “Nesini beğendin anlamadım! Çocukların yaşadığı travma tarvma değil! Yılmaz Erdoğan’ın oynadığı baba karakteri de öyle çok kötü bir baba değil anne olayı çok abartmış..."

        Masadakilerden biri arkadaşımıza “Sana da travma beğendiremiyoruz” dedi çat diye!

        Kadir, Saliha ve Yusuf gibi üç kardeşiz biz de... Bazen kardeşlerimle çocukluğumuz konuşuyoruz. Benim hiç hatırlamadığım, hayatım boyunca üzerinde bir saniye bile düşünmediğim, annemle ya da babamla yaşadığımız, o ‘an’ olmuş bitmiş, geçip gitmiş bazı olayları kardeşlerim kelime kelime anlattığında şaşıp kalıyorum... “Ya bunca yıl bunu mu taşıdın” diye düşünüyorum. Onlar da çoğu kez ‘bu yükü’ taşıdıklarının, onun altında ezildiklerinin farkında değiller. Ama işte aynı evin içinde benim hiç hatırlamadığım şeyler onların hiç unutmadığı şeyleri fısıldayıp duruyormuş kulaklarına bir ömür boyu...

        Kadir’in canlandıran Okan Yalabık’ın dediği gibi bizim şimdimizi belirleyen şeyler geçmişte yaşadığımız o küçük anlar işte...

        Kadir’in bir ömür boyu ‘ıslak’ kalması gibi!

        Saliha’nın altında ezildiği taş, Cemil’in son sigarası, annenin ‘fıs fıs’ sıkıp durduğu küçük pompa gibi...

        Herkesin Rosebud’ı kendine!

        REKLAM

        KARAKTERLERİNİ YARGILAMIYOR ANLAMAYA ÇALIŞIYOR

        Filmdeki baba, iyi bir baba mı değil ama kötü bir baba da diyemiyorum. Benim babam kadar iyi benim babam kadar kötü... Bugün 40 yıl geriye dönüp baktığımda ben ‘ıslak’ değilim belki ama işte orada bir yerlerde bir berber çırağı kesilmiş saçlarımı süpürüyor, babam ustasına tıraşın parasını ödüyor...

        Ayça Bingöl Cici’nin herkesin içine işliyor olmasının nedeninin bu olduğunu söylüyor: “Kimsenin sadece iyi ya da kötü değil hepimizin insan olduğunun altın şefkatle çizmesi...”

        Berkun Oya, öyküsüne karakterlerine şefkatle yaklaşıyor... Hiçbirini yargılamıyor, anlamaya çalışıyor. Cici’de belki de en sevdiğim taraf bu oldu...

        İstese çok daha ağdalı bir melodram olarak çekebileceği filmi, orada, kalabalıktan uzakta bir başına duran bir ev, bir aile ne kadar sakin ve telaşsız olursa o kadar sakin ve telaşsız çekmiş.

        Özellikle geniş açılı kadrajlarda, o şarkıdaki gibi, filmin sessizliği insanı sağır ediyor!

        ‘CİCİ’ BİZİ ‘SİNEMADAN ÇIKMIŞ İNSAN YARATIĞI’ YAPIYOR

        Yusuf Atılgan ‘Aylak Adam’ romanında çağımızda geçmiş yüzyılların bilmediği, kısa ömürlü, benim çok sevdiğim, bir ‘yaratık’tan bahsediyor; ‘Sinemadan çıkmış insan yaratığı'!

        Şöyle anlatıyor bu 'yaratığı' Atılgan: "Gördüğü film ona bir şeyler yapmış. Salt çıkarını düşünen kişi değil. İnsanlarla barışık. Onun büyük işler yapacağı umulur. Ama 5-10 dakikada ölüyor. Sokak sinemadan çıkmayanlarla dolu, asık yüzleri, kayıtsızlıkları, sinsi yürüyüşleriyle onu aralarına alıyorlar, eritiyorlar... Bunları kurtarmanın yolunu biliyorum. Kocaman sinemalar yapmalı. Bir gün dünyada yaşayanların tümünü sokmalı bunlara. İyi bir film görsünler. Sokağa hep birden çıksınlar...”

        Hakkında tüm yazılan, çizilen, söylenenler ‘Cici’nin neden önemli bir film olduğunu daha da ortaya koyuyor.

        Oyuncular Ayça Bingöl, Fatih Artman, Funda Eryiğit, İncinur Daşdemir, Nur Sürer, Okan Yalabık, Olgun Şimşek, Şevval Balkan ve Yılmaz Erdoğan’ın performanslarıyla da dikkat çeken ‘Cici’ izleyicisinin içinden bir ‘sinema yaratığı’ ortaya çıkaran filmlerden.

        Keşke kocaman sinemalarda, kalabalıklarla birlikte izleyip sonrasında birer ‘sinema yaratığı’ olarak sokaklarda dolaşabilseydik...

        O zaman belki, hatırlayamadığımız şeyler bizlere hiç unutamayacağımız şeyler anlatmayı bırakır, altında ezildiğimiz taşlardan, ıslak çocukluğumuzdan kurtulur, Cemil’in bitmeyen türküsünü tamamlayıp bizi hasta eden soğuk rüzgarlara açık hayatımızın pencerelerini kapatırdık!

        Sesli Dinle
        0:00 / 0:00
        Yazı Boyutu

        Diğer Yazılar