Habertürk
    Takipde Kalın!
      Günlük gelişmeleri takip edebilmek için habertürk uygulamasını indirin
        Anasayfa Özel İçerikler Mehmet Açar Altın Palmiyeli mahkeme gerilimi
        Sesli Dinle
        0:00 / 0:00

        Geçtiğimiz Cannes Film Festivali’nde Altın Palmiye kazanan ‘Bir Düşüşün Anatomisi’ (Anatomie d’une chute), Türkiye’de geçtiğimiz Cuma günü gösterime girdi. Fransız yönetmen Justine Triet’nin dördüncü konulu uzun metraj filmi ‘Bir Düşüşün Anatomisi’, girizgâh bölümünü hiç uzatmıyor. Daha 10 dakika bile geçmeden, tüm filmin belirsizliklerle dolu bir ölümün çevresinde gelişeceğini anlıyoruz. Ayrıca, ilk dakikalar, gerilim duygusunu hızla kuruyor; ana karakter Sandra’yla ilgili kuşkularımızı ortaya çıkarıyor.

        Merdivenlerden düşen topu izleyen Snoop adlı köpeğin görüntüsüyle açılıyor film. Ardından roman yazarı Sandra Voyter (Sandra Hüller) ve onunla röportaj yapmaya gelmiş Zoé Solidor (Camille Rutherford) arasındaki diyaloglara tanık oluyoruz. Sandra’nın flörtçü havada, röportajı bırakıp Zoé’ye kişisel sorular yöneltmesinden birkaç dakika sonra hayli gürültülü bir müzik sesi başlıyor. Evdeki diğer insanların varlığını hiç umursamayan ve röportaja apaçık müdahale, hatta tepki anlamına gelen agresif bir hareket bu… Ama nedense Sandra’yı hiç şaşırtmıyor, keyfini pek kaçırmıyor. Sadece ‘Eşim çalışmaya başladı’ demekle yetiniyor ve flörtü sürdürüyor. Zoé ise çiftin arasına girmemek için röportajı bırakıp evden gidiyor.

        Sandra’nın Zoé’yi uğurlamasından sonra çiftin küçük oğlu Daniel (Milo Machado Graner) ve onun dolaştırdığı köpeğin peşine takılıyoruz. Eve döndüğümüzde Sandra’nın eşi ve Daniel’in babası Samuel Maleski’yi (Samuel Theis) ilk kez görüyoruz. Ama sağ olarak değil, evin önünde cansız şekilde yatarken…

        İki buçuk saatlik filmin önemli bölümü, soruşturma süreci ve mahkeme salonunda geçiyor. Samuel’in ölümü çok yönlü, detaylı olarak ele alınıyor; intihar ve cinayet olasılıkları araştırılıyor. Senaryoyu yazan Justine Triet ile Arthur Harari, filmi seyredenlere ayrıcalık yapıp o gün evde gerçekte neler yaşandığını göstermiyor veya açık ipuçları vermiyorlar. Anaakım sinemanın ve bazı seyircilerin asla kabullenemeyeceği bir yaklaşım belki ama film tümüyle bu eksiltme fikri üzerine kurulu. Çünkü film seyirciyi jüri olarak görüyor, sadece eldeki verilere göre karar vermesini istiyor.

        Öte yandan, ‘Bir Düşüşün Anatomisi’ sadece vereceğimiz karar veya yapacağımız tahminle ilgili değil. Triet – Harari ikilisi Samuel’in nasıl öldüğünden ziyade alttan alta başka konulara odaklanıyor. O yüzden polisiye entrikadan ziyade karakter psikolojileri öne çıkıyor.

        Filmin ilk odağı, Sandra ile Samuel’in evliliğindeki sorunlar… Çiftin, Daniel’in görme sinirlerinde kalıcı hasar bırakan trafik kazasının acısını atlatamadığını görüyoruz. Ama tek sorunları kaza değil. Sandra’nın başarısına karşılık Samuel, hayallerini gerçekleştirememiş bir yazar. Ayrıca Sandra kadar iyi para kazanamıyor. Sandra’nın yaşamaktan hoşnut olduğu Londra’dan kalkıp Grenoble yakınlarında, Fransız Alplerindeki bir dağ evine yerleşmelerinin en önemli nedeni, Samuel’in aile bütçesine yeterince destek olamaması. Aralarındaki en önemli anlaşmazlık ise Samuel’in yaşadığı hayal kırıklıkları ve başarısızlıkları nedeniyle Sandra’yı suçlaması… Çünkü Sandra romanlarıyla uğraşırken Daniel’in eğitimi dahil geri kalan her şeyle ilgileniyor. Biseksüel Sandra’nın evlilik dışı ilişkileri ayrı bir anlaşmazlık konusu. Samuel’in sorunları, hayatta önemli adımlar atmak isteyen ama başta çocuk bakımı olmak üzere aile içinde üstlendiği sorumluluklar nedeniyle hayallerini gerçekleştiremeyen ev kadınlarını akla getiriyor. Bazı duruşmalara erkek ceketi giyerek gelen Sandra, savcı tarafından eşine şiddet uygulamakla dahi suçlanıyor. Samuel’in, Sandra’yı roman fikrini çalmakla suçladığını da aklımıza getirdiğimizde, erkek – kadın ilişkilerini ele alan bazı filmlerdeki sorunların burada tersine döndüğünü görmek olası. Ama kesinlikle zorlama değil. Sonuçta, içinde yaşadığımız çağda Sandra ve Samuel ile benzer sorunlar yaşayan birçok çift olduğunu biliyoruz.

        Öte yandan, Samuel’in kaderi ile Türkiye dahil dünyanın birçok ülkesinde binalardan düşerek ölen ve intihar ettiği öne sürülen kadınlar arasında bağ kurmamak imkânsız. Benzer davaların çoğunda erkek tarafının avukatlarının amacı, hep kadınların psikolojik dengesizlikleri ve intihar eğilimlerini ispat etmek değil midir? Burada da Sandra’nın avukatları Vincent Renzi (Swann Arlaud) ile Nour Boudaoud’nun (Saadia Bentaieb) aynı tezleri savunması elbette tesadüf değil. Triet – Harari ikilisinin, zihnimizdeki tüm cinsiyetçi ezberleri sorguladıklarının bir göstergesi…

        Peki, Samuel’in tepkilerinde Sandra’nın kadın olarak ulaştığı başarılara karşı duyduğu cinsiyetçi öfkeden, hazımsızlıktan izler bulmak mümkün mü? Elbette mümkün. Savcının (Antoine Reinartz), psikiyatristin (Wajdi Mouawad) mahkeme sürecindeki yaklaşımlarında aynı cinsiyetçi yaklaşımı hisseden seyircilere ne denilebilir ki? Her ikisi de Samuel’in başarısızlığının nedeni olarak Sandra’yı göstermiyorlar mı? Samuel’e baktığımızda eşinin gölgesinde kalan erkek olmaktan duyduğu rahatsızlık açık değil mi? Ama başarısızlığını Sandra’ya yüklemesi bize hiç inandırıcı gelmiyor. Mahkeme başkanının kadın (Anne Rotger) olması burada rahatlatıcı unsur.

        Peki, Sandra’yı Samuel’e karşı davranışlarında suçlamak mümkün mü? Triet – Harari ikilisi, Sandra’yı sadece cinayetle suçlayanlara değil; intihar ve kaza dahil her şeyin her koşulda baş suçlusu olarak görmek isteyenlerin eline film boyunca bazı kozlar veriyorlar. Hatta bir erkek yazıp yönetse, kimilerinin ezberden kadın düşmanlığıyla damgalayacağı bir film olabilirdi; çünkü sonuçta erkek ‘kurban ve mağdur’ olarak çıkıyor karşımıza… Buna karşılık, Samuel’in aksine Sandra’nın mağdur ve kurban konumundan gücüyle kurtulduğu çok açık. Özetle bana sorarsanız, her tür cinsiyetçi yaklaşımla alttan alta dalga geçen zekâ dolu bir senaryo var ortada.

        Evet, kimin tarafını tutacağımızı bilemediğimiz, kimin mağdur veya kurban olduğunu tam olarak kestiremediğimiz bir evlilik bu… Samuel’in ölümünü bir yana koyduğumuzda, günümüzde birçok evlilikte yaşanan krizlere ayna tuttuğu öne sürülebilir. O yüzden, filmin kalbindeki meselenin tam da bu belirsizlik olduğunu düşünüyorum. Mesela, ‘Sandra’nın yaşanan boğuşma sonrası kaza sonucu Samuel’i düşürüp öldürdüğünü’ düşünenlerin bile verilecek karar konusunda ikiye ayrılması olası. Kimileri Daniel’in annesiz büyümemesi için Sandra’nın aklanmasını; kimileri ise her koşulda cezalandırmasını isteyebilirler. Kazara ölüme sebebiyet vermiş olsa dahi Sandra’nın annelik içgüdüleriyle yalan söyleyerek en doğru kararı verdiğini öne sürenler çıkabilir. Çünkü babasını kaybetmesinin travmasını yaşayan Daniel’in bu gerçekle ayakta durması çok zor. Daniel’i masum çocuk olarak her şeyin önüne koyanların öncelikleri olabilir bunlar. Peki, Daniel’in öncelikleri? Filmin aynı zamanda bu sorunun yanıtı etrafında döndüğü kesin. Çünkü filmin ikinci odağı anne – çocuk ilişkisi…

        Daniel’in soruşturma sürecinden itibaren annesinin tarafını tuttuğunu çünkü onu da kaybetmek istemediğini hissediyoruz. En önemli tanıklardan biri olması, mahkemenin seyrini değiştirebilecek bir unsur. O da bunun farkında ve mahkeme boyunca kendi kararını vermeye çalışıyor. Ne yapacağına karar veremediğinde, mahkeme tarafından atanan gözetmeniyle (Jehnny Beth) yaptığı konuşma filmin anahtar sahnelerinden biri. Gözetmenin ‘Emin olamadığında, önemli olan yaptığın seçimdir ve seçim yapman gerekir’ anlamına gelen şeyler söylemesini unutmamak gerek. Sonuçta, mahkeme için Daniel’in vereceği karar çok önemli değil mi?

        ‘Bir Düşüşün Anatomisi’ni alternatif mahkeme gerilimi olarak değerlendirebiliriz. Ölümün nasıl gerçekleştiğini seyircisinden saklamasını bir yana bırakırsak, türün bütün gereklerini yerine getiriyor. Filmin özellikle Fransa gişelerinde başarılı olduğunu ve bir milyondan fazla seyirciye ulaştığını belirtelim. Bu başarıda ana karakter Sandra’nın suçlu mu, masum mu olduğu konusunda seyircinin düştüğü ikilemin önemli olduğunu düşünüyorum.

        ‘Toni Erdmann’daki performansından hatırladığımız Alman oyuncu Sandra Hüller’in çekimler sırasında yönetmen Justine Triet’ye oynadığı karakterin masum olup olmadığını birçok kez sorduğunu ama yanıt alamadığını not etmekte fayda var. Hüller, karakteri masum olarak yorumlasa dahi bazı anlarda şüphelerimiz artabiliyor. Bazen de masum olduğuna inanıyoruz. Eldeki veriler yeri geldiğinde yalan söyleyebildiğini, yeri geldiğinde dürüstlüğü tercih ettiğini gösteriyor. Kesin olan tek şey depresyona girmeden, güçlü durarak bu süreçten çıkmak istemesi… Gücünü hem olumsuz hem olumlu anlamda değerlendirmek olası.

        Sandra Hüller böylesi zorlu bir karakteri çok iyi yorumluyor. Söz Hüller’e gelmişken, Fransızcasının gayet iyi olduğunu ama Triet’nin film boyunca ve özellikle mahkemede İngilizce konuşmasını özellikle tercih ettiğini not etmek gerekiyor. Çünkü Sandra’nın ana dilinden uzakta İngilizce ve Fransızca arasında gidip gelmesi kadar Samuel ile ilişkisinin ‘çift dilli’ olması ve bunun çıkardığı sorunlar önemli.

        Yönetmen Justine Triet, her seyircinin kendi yorumunu mümkün kılan bir hikâye koyuyor ortaya. Hikâye anlatıcılığına baktığımızda anaakım estetiğine daha yakın bir stil benimsiyor. Biçimci olduğunu söyleyemem ama her sahnede farklı dekupaj stilleri deneyebiliyor. Mesela açılış sahnesinin başlarında uzun süre sadece yakın planlar kullanıyor; genel planlardan kaçıyor. Birçok sahnede hareketli el kamerasını tercih ediyor ve bazen ani ‘zoom’lar yapabiliyor. Mahkemede bazı anlarda Sandra’yı Daniel’in bakış açısından gösterdiği çekimler akılda kalıyor. Filme köpek Snoop ile başlayıp onunla bitirmesini unutmayalım.

        Sandra’nın roman yazarı olarak otobiyografik gerçeklere bir tür bağımlılık geliştirmesini akılda tutmamız gerekiyor. Açılış sahnesi ve mahkeme dahil sürekli gündeme gelen bir konu bu… Demek istediğim, oğluna ve herkese yalan söylüyorsa bu durum belki yazarlığını felç edecek. Yani, aklanmış olsa bile eğer suçluysa cezasını ‘gerçekleri yazamayarak’ çekecek.

        ‘Bir Düşüşün Anatomisi’ni seyrederken ölüm konusundaki gerçeği saklamasından değil; ipuçları konusundaki cimriliğinden rahatsız oldum biraz. Ama yazarken bunun ardındaki mantığı daha iyi gördüm ve filmi daha çok beğendim.

        8/10